Öne Çıkanlar Milli Eğitim Bakanlığı uzaktan eğitim yüz yüze eğitim emeklilikte yaşa takılanlar öğretmen

Aile ve Kadın Politikalarında Yeni Bir Paradigma

2011 yılında Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin imzasına açılan İstanbul Sözleşmesi’ni, Türkiye ilk imzalayan, onaylayan ve yürürlüğe koyan ülke oldu. 1 Temmuz 2021 tarihi itibariyle, Sözleşme’yi yürürlükten kaldıran ilk ülke olma vasfını da elinde bulundurmaktadır. Sözleşme’nin ilk etapta yoğun destek görmesi, sonrasında gittikçe artan dozda eleştirilerin hedefi olması ve nihayet feshedilmesi; siyasi, hukuki ve sosyolojik açılardan analize muhtaç bir süreç oldu. Kısaca ifade etmek gerekirse; İstanbul Sözleşmesi’nin Türk hukuk sahasındaki serüveni bir “anlamlandırma” sürecidir.

Sözleşme, kadına yönelik şiddeti önlemek gibi son derece insani bir misyonun bayraktarlığını yapıyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi nezdinde nadir görülen düzeyde bir mutabakatla onaylanmıştı. Türkiye, kadına şiddeti önleme duyarlılığında birleşmişti. Kadına şiddeti engellemeye yönelik ulusal düzenlemeler ve programlar hızla uygulama konuldu. Bunlar sevindirici gelişmelerdi.

İstanbul Sözleşmesi bir bildirge statüsünde olsa ve reel hukuki sonuçlar doğurmasa belki uzun süre daha anlaşılmayacaktı. Fakat 6284 sayılı Kanun başta olmak üzere Sözleşme’nin düşünce eksenine uygun olarak çıkarılan yasalar Sözleşme’nin o kadar da masum bir altyapısının olmadığını ifşa etti.

Kadına yönelik şiddeti önleme söyleminin, ürettiği hipergerçeklikle bir “kusursuz cinayet” planı olduğu anlaşıldı. Kimsenin itiraz edemeyeceği bir ambalajın içinde, hemen hiç kimsenin kabul edemeyeceği bir içerik gizlenmişti.

İstanbul Sözleşmesi projesinin mağduru aileydi. İstanbul Sözleşmesi, ev ve aile ortamını kadınlar için en tehlikeli, hatta tek tehlikeli ortam olarak kodluyordu. “Aile içi şiddetin önlenmesi” adı altında aileye her türlü müdahalenin bahanesini oluşturuyor, kamu gücünün aileyi yıkıcı politikalarda kullanılmasını sağlıyordu. Aileyle hiçbir problemi olmayan, tam tersine aileyi güçlendirme arzusunda olan kişiler ve kurumlar bile bu sinsi oyuna düşüyor, kadını koruduğunu zannederken aileyi güvensiz ve değersiz bir imajla bütünleştiriyordu.

Peki, bu sinsi oyuna neden gerek duyulmuştu? Sözleşme’de açıkça belirtildiği üzere, geleneksel toplumun bütün bileşenleri kadınlığın aleyhine yorumlanmaktaydı. Geleneksel toplumun kadın-erkek dengesini bugünkünden farklı parametrelerle kurmaya çalıştığı, kadınları ve erkekleri farklı yönlerden kollayıp, farklı yönlerden ihmal ettiği gerçeği kabul edilmiyordu. Güya geleneksel anlayışta erkekliğin mağduriyeti asla söz konusu değildi. Erkek hep faildi, baskındı, zalimdi. Kadın da hep mağdur ve mazlumdu. Geleneksel hayatın kökü kazınmadıkça kadın şiddet görecekti. Geleneksel hayatın mayası olan kültür ve din gibi, yapıtaşı olan aile gibi bileşenler yok edilmeliydi. Aile, gelenek olmak yönüyle temelden ataerkil, temelden sorunlu bir yapıydı. Ailenin sorunlarla özdeşleştirilip yıkılması, kadını özgürleştirecekti.

Rapora https://www.memursen.org.tr/yayinlar/raporlar/ailevekadinparadigmalarioneri.pdf linkinden ulaşabilirsiniz.

Anahtar Kelimeler:
AileKadınMemur SenPolitika
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.