Kolera Günlerinde Aşk (El amor en los tiempos del cólera, 1985) Gabriel García Márquez’in bir romanıdır.

19. yüzyılın sonları – 20. yüzyılın başları (1880-1930) arasında Fermina Daza, Florentino Ariza ve Doktor Juvenal Urbino üçgeninde gelişen canlı bir karşılıksız aşkı konu alan kitap acı çekmenin yüce bir davranış olduğu fikrini yoğun şekilde işler. Florentino Ariza bir ömür boyu sevdiği Fermina Daza’ya kavuşabilmek için tam 53 yıl 7 ay 11 gün bekler. (*Vikipedi )

Başlığa telmih ve gündeme ironi yaparak bizim yaşadığımız azap günleriyle ilgili bu yazıyı kaleme alırken önce bir virüsün , sonra deprem ve ekonomik depremlerin aşkımızı, şevkimizi, yaşama sevinci ve ümidimizi elden almasına izin vermemeliyiz diyerek girizgâh yapmak istiyorum.

Cahit Sıtkı Tarancı 1936’da bu şiiri yazarken, herhalde bizim ruh halimizi de tasvir etmeyi düşünmüştü…

“Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur…

Ve gönül Tanrısına der ki:

Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm,

Yeter ki;

Gün eksilmesin penceremden!”

Bu güzel bahar aylarında insanı insandan uzaklaştıran bu belalardan ibret almamız gerekiyor. Bize insanlığımızı tekrar hatırlatmasına vesile olmasını umduğum felaketlerin ailelerimizin birliğine, milletin dirliğine fırsat olmasını isterim.

Ümidini kaybetme ile ilgili sosyal medyada çokça dolaşan bir öykü var..

950’li yıllarda bir İngiliz şilebi Portekiz’den aldığı Madura şaraplarını İskoçya’ya götürür.

Demir attığı limanda yükünü boşalttıktan sonra, şilepte çalışan denizcilerden biri unutulan şarap kolisi kaldı mı diye denetlemek üzere soğuk hava deposuna girer. Onun içeride olduğunu fark etmeyen başka bir denizci ise kapıyı dışarıdan kapatır. Soğuk hava deposunda mahsur kalan denizci, var gücüyle bağırır, çelik duvarları yumruklar, ama kimseye duyuramaz sesini. Çakısıyla içerden açmaya çalışır kapıyı, mümkün değildir. Boş şilep, yeni yükünü almak üzere Portekiz’e doğru yola çıkar.

Mahsur denizci, depoda açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek bulur. Ama deponun dondurucu soğuğuna fazla Dayanamayacağının bilincindedir. Çakısıyla, çelik duvarlara kendisini bekleyen ölüm sürecini yazmaya, daha doğrusu kazımaya başlar. Günbegün, adeta bilimsel bir titizlikle soğuğun vücuduna önce uyuşturucu sonra yavaş yavaş öldürücü etkilerini, el ve ayaklarının nasıl duyarsızlaştığını, donan burnunu ve buz gibi havanın dayanılmaz yakıcılığını anlatır.

Şilep Lizbon’a demir attığında, soğuk hava deposunun kapısını açan kaptan, zavallı denizcinin cesediyle karşılaşır. Duvarlara kazıdığı acılı sonunu okur ve kendisi de hayretten dona kalır.

Çünkü soğuk hava deposunun derecesi 19’dur. İskoçya’ya götürdükleri Madura şarapları 18 derecede taşınmayı gerektirmiş, şilep yükünü boşalttıktan sonra soğutma sistemi zaten kapatılmış olup, kendi haline bırakılan deponun sıcaklığı bir derece de yükselmiştir.

Yani biçâre denizci donarak ölmemiş, donduğunu sandığı (ya da donacağına inandığı) için ölmüştür.

**(Bernard Werber, ‘İzafi ve Mutlak Bilgi Ansiklopedisi’)

Paniğin bağışıklık sistemini zayıflatan bir etkisi vardır. Ve zihnimiz bize inanılmaz oyunlar oynayabilir. Korku çoğu zaman iyidir, sizi hayatta tutar. Lakin panik her zaman kötü sonuçlar verir. İnsanın boş kaldığı, amaçsız hissettiği anlar ise zihnine en kolay yenildiği anlardır.

Sürekli sıkıldığınızı düşünmek, haberleri takip ederek olası felâket senaryolarına kafa yormak, sosyal medyadaki komplo teorileri ve asılsız haberler ile paranoyada seviye atlamak yerine zihnimizi oyalayacak işler ile meşgul olmayı deneyelim.

Güzellikleri paylaşalım, mizahı hayatımızdan eksik etmeyelim..

Bakın, Çin İtalya’ya yolladığı tıbbi maske kolilerinin üzerini filozof Seneca’dan bir şiirle süslemiş:

“Bizler aynı denizin dalgaları, aynı ağacın yaprakları, aynı bahçenin çiçekleriyiz.”

Japonya da Çin’e yolladığı kolileri bir Budist şiiri ile :

“Farklı dağlara, nehirlere sahip olsak da aynı güneşi, ayı ve gökyüzünü paylaşıyoruz.”

Biz de Nazım’la tamamlayalım o zaman;

“Yok öyle umutları yitirip, karanlıklara savrulmak.

Unutma aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.“

Paranoya ve paniğe gerek yok, tedbir bizden takdir Allah’tan…

Ümit Allah’tan ümitsizlik şeytandandır…

Vesselâm!

Erhan Ziya SANCAR

Eğitimci Yazar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Hacer Meral 2 ay önce

Ümidini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.. Guzel gören güzel düşünür.Güzel düşünen hayatından lezzet alır mottosuyla selamlar.Kaleminize güç kuvvet diliyorum...

Avatar
Semra Bozkurt 2 ay önce

Muhteşem.Kaleminize sağlık.
Umudunu ve ümidini kaybedince,yaşamında anlamı kalmıyor.
O zaman her sabah umutlarla uyanmak, her sabah yaşama sevinçle bakmak, her sabah mutlu olmak, gün sonundaki o yenilmişliği, o umutsuzluğu unutmak veya görmezden gelmek.Kimsenin umut ve ümitsizliği olmamak.Nice güzel yazılara.