Öne Çıkanlar Spina Bifida Sözleşmeli Öğretmen öğretmen Tokat sahur vakitleri Sözleşmeli bilişim personeli

EYT’ye Kadar Hepsi Dosya Dosya Önümüzde

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin, ''Dünyadaki büyük yapısal değişmeyi görmeden Türkiye’de olup biteni anlamak mümkün değil. Bunun için meseleye önce makro çerçevede bakarak daha sonra mikro çerçeveye doğru daraltarak ele almak gerektiğini düşünüyorum. 2000’li yılların başından itibaren küreselleşme kavramı çok tartışılan bir kavramdı. Bu tartışmanın temel bakış açısının oturduğu zemin neoliberalizim üzerinden küreselleşmeyi değerlendirmek. Hatta onunla ilgili tahminlerde bulunmak. Küreselleşme tartışmalarında büyük çoğunlukla ortaya çıkan neoliberal iyimserlik dünyanın küreselleşeceğini, neoliberal ülkelerin bütün dünyada geçerli olacağını, sosyal hakların artık önemini yitirdiği, bireyin merkeze taşındığı, toplumsallığın kaybolduğu, ulus devletin yok olacağı şeklinde doğrusal bir analiz vardı. Bir de ‘küreselleşme diye bir şey yok’ diye karşıt tavır alanlar vardı. 2000’li yılların başında hâkim olan neoliberalizm 2008’den sonra, dünya ekonomik krizi ile birlikte birdenbire çöktü. Ardından yaşanan başka bir tartışma ise post endüstriyel çağa girdiğimizde yaşandı. Bu varsayım endüstri çağının sonunun geldiği, yeni bir dünya ekonomisi, çalışma ilişkileri, üretim şekli üzerine kurulu bir varsayımdı. Bu varsayım göz ardı edildi ama ben hala o analizin geçerli olduğunu, farklı bir toplum modeline doğru gittiğimizi, küreselleşmenin bu farklı toplumsal modellerinin bütün yerküreye yayılacak bir dinamizm kattığını düşünüyorum. Neoliberal tezler çökerken bunun göz ardı edilmesinin düşünsel bir problem olduğunu ifade etmek isterim.

80 öncesi az gelişmiş ülkelerin neden sermaye çekemediği ve sermayenin gelişmiş ülkelerde dolaştığı tartışılırdı. Baktık ki yabancı sermaye Çin’e kadar gitmiş. Bunu ekonomik bakımdan değerlendirdiğimiz zaman üretim şeklinin değişmesinin arkasında sermayenin hareketliliği var. İkincisi belki de sermayeye bu dinamizmi kazandıran teknolojinin hareket hızıydı. Farkettik ki iletişim teknolojileri ekonomik üretim şekillerinin değişmesinde başat bir rol oynamaya başladılar. Teknoloji transferi bir anlamda bilgi transferi ile bilişim sistemlerindeki değişim ile oluyordu. Örneğin; ABD de icat edilmiş bir şey bu değişimlerden önce, çeyrek yüzyıldan sonra başka bir ülkeye çoğu da teknoloji casusluğu ya da eğitim yoluyla transfer ediliyordu. Şimdi Japonya’nın otomobil endüstrisine geçmesi konusunda hükümet kollarını sıvıyor, teşvik veriyor. Toyota aslında bir dikiş makinası ve dokuma tezgâhı üreticisi ama otomobil yapmaya soyunuyor sonra ona destek olup teşvik veriyorlar, dünyanın ünlü otomotiv fabrikalarında eğitim gören mühendisleri çalışma yapmaları için gönderiyorlar. İnşallah TOGG ile birlikte Türkiye de aynı sürece katılacak. Bilgi teknolojileri, bilişim endüstrisi, bilginin ulaşılmasını ve yayılmasını olağanüstü kolay hale getirmiştir ve hızlandırmıştır. Bir icat bulup saklarsanız paralel buluşlarla başka bir yerde başka biri buluyor ve zarar ediyorsunuz. Ülkeler arasındaki mücadele ve  hegemonya da değişmeye başlıyor. Neoliberal tezlerin çöküşlerine dair asıl nokta burası. Ülkelerin ulus devlet kimlikleri bu sürecin en önemli başat rekabet unsurlarını oluşturuyorlar. Bu da Batı’nın 200 yıllık egemenliğinin sarsılmasına yol açıyor. 20-25 sene önce yoksul bir ülke olan Çin, ‘Asya Kaplanları’ denilen ülkeler harekete geçiyorlar. Türkiye de harekete geçiyor. Türkiye’nin değişiminin arka planında bahsettiğim küresel dinamikler var. Bu dinamiklerin farkedilmesi ve yönetimin de süreci yönetmesi ile birlikte Türkiye de değişime katıldı.

Her birinin dünya çapında markaları var, bu modeli uyguladılar ve başardılar. Türkiye de bu değişimi yaratan dinamikleri fark etti ve kendisini bu süreci yönetecek şekilde yeniden yapılandırdı. Burada ulus devletlerin ya da milli devletlerin fevkalade önemi var. Ülkeler arasındaki yarışma, Batı egemenliğinin çökmesi, yeni ülkelerin tarih sahnesine çıkması Batı’da kolay kabul edilmedi. Bu defa siyasal müdahalelerle karşılık verdiler. Bu müdahaleler içerisinde iç savaş çıkarma, darbeler, doğrudan doğruya askeri müdahaleler var. Irak, Suriye, Afganistan durduğu yerde parçalanmaya başlamadı. Batı’nın hegemonyasının parçalanması ve Asya’nın yükselişi ile birlikte başlayan süreç aslında Batı’nın krizini ortaya çıkardı. Bu değişimin merkezinde yer alan ülkelerden birisi de tabii ki Türkiye’dir. Türkiye kendi haline bırakılacak bir ülke değildir. Batı sistemi Türkiye’yi hep kontrol altında tutmak istemiştir. Enerji kaynaklarının ticaret yolarının merkezinde olduğu dikkate alınınca, Batı zaten dikkate almış ve değerlendirmiştir. Önemli Batı düşünürleri bunların farkındadır hatta siyasetçileri, istihbaratçıları vs. hepsi bu ilişkilerin içindedir. Türkiye’de ki büyükelçiler, Batılı servislerin elemanlarının kendi ülkelerinde geldikleri yerleri gördüğümüz zaman şunu bilmemiz lazım, Türkiye ihmal edilecek bir ülke değildir ve Batı sisteminin hegemonik döneminde de kontrol altında tutulması gerekmektedir.

Seçilmiş Başbakanını idam eden ilk ülke Türkiye’dir. 27 Mayıs’ın özeti budur. Bunu savunmaya kalkanların o Anayasanın bir militarist bir ideolojinin Anayasası olduğunu, arkasındaki demokratik güçleri sınırlandıran bir hükümet modeli kurduğunu unutmamaları gerekir. Bu ifadeyi kullananların biraz da utanması gerekir. 27 Mayıs Anayasası en kibar söyleyişle demokrasiyi etkisiz hale getiren bir model kurmuştur. Bunu masum göstermek mümkün değildir. Birincisi NATO karargâhı üzerinden düzenlenmiş kararlar, ikincisi de Türkiye’nin ekonomisini denetim altında tutacak ilişkiler. Bunları da etkili bir şekilde IMF, Dünya Bankası gibi mekanizmalar üzerinden Türkiye’nin hem ekonomik hem siyasal bakımdan bağımsızlığını engelleyen, müdahaleye açık ve kontrol altında tutulan bir ülke konumuna getirmeye çalışıyorlar.

Bu değişimleri görmeden bütün bu siyasal reformları, Türkiye’nin değişimini anlamamız mümkün değil. Yani esas toplumsal değişim olmadan bunların başarılması mümkün değil. Neden Menderes idam edilirken toplum ayağa kalkmadı da 15 Temmuz’da toplum ayağa kalktı? Bu soru bütün bu değişimin ülkeyi nasıl güçlü hale getirdiğini, Cumhuriyeti güçlü hale getirdiğini, demokratikleştikçe önünün açıldığını, insanların yurttaşlık bilincini eyleme dönüştüremediğini gösteren veya dönüştürdüğünü gösteren olaylardır. Birisi 27 Mayıs’ta sessiz kalan köylü toplum diğeri de 15 Temmuz’da demokratik sisteme yabancı bir servisin devşirilmiş bireylerinden yapılan işgal girişimine verilen cevaptır. Toplumsal değişimi çok iyi anlamalıyız. Köylü toplum yapısında hareketlilik düşüktür. Bu düşüklüğün sebebinin birisi meslekleşme düşüktür diğeri de eğitim seviyesi düşüktür. 1970’lerden itibaren Türkiye’nin sanayi ile tanışması, mesleklerin, eğitimlerin Türkiye’nin her kasabasında, her köyünde açılan liselerle, bölgesel üniversitelere, eğitim sistemine katılımda aşağıdan yukarıya yaşanan hareketlilik eğitim sorunun hızlı bir şekilde aşılmaya başladığını gösterir. Üniversite sayısının artmaya başlaması değişimin başka bir göstergesidir. Pandemi öncesi Türkiye’nin sadece yurt dışındaki doktora öğrenci sayısı 25 bindir. Türkiye’nin dünyanın sayılı her üniversitesinde eğitim gören öğrencisi vardır. Türkiye evrensel bilgiye ulaşacak kanalları bu değişim ile açtı.

Ben buna negatif politizasyon diyorum. Niye? Yaratıcı değil. Alternatif koymadan, Türkiye’nin yaşadıklarını değerlendirerek üretilen bir siyasal dil değil. Karşı çıkarak, reddederek, karalayarak oluşturulan bu dil Türkiye’ye katkı yapmıyor, simetrik bir çıkmaza dönüştürüyor.

Türkiye’nin her yerinde devlet ile toplum arasında bir ilişki biçimi vardır. Bu ilişki demokratik olarak, yurttaşın rızası alınarak kurulur. Modern zamanlarda demokrasiye geçmemiş toplumlarda devlet ile toplum arasındaki farklılaşma açık hale gelir. Modernleşme süreci devlet ve toplumu karşı karşıya koyar. Sorun devletin sivil toplumun taleplerine göre dönüşümüdür. Bu dönüşüm devlete siyaset sürecinde yansır. Siyaseti dışarda bırakıp kurumları esas alırsanız o dönüşümün sağlayacağı etkiyi yok sayarsınız. Bu aynı zamanda demokratikleşme sürecinin karşısında yer almaktır. Çünkü aslında devlet dediğimiz şey soyut bir mekanizmadır. Onun örgütlenmesini sağlayan 2 temel unsur vardır. Birincisi beşeri unsur yani bürokrasidir diğeri ise hukuki yapıdır. Bu yapıyı belirleyen devletin içinde örgütlenmiş olan beşeri grup var, burada ciddi sorunlar vardır. Tek partili rejimlerin en büyük problemleri budur. Türkiye’nin son 20 yılda yaşadığı değişimlerin geldiği noktada Türkiye toplum hangi partiye oy verirse versin, yurttaş olmanın hak ve özgürlüklerini kullanmak açısından bürokrasinin siyasal gücünü elinden alıp topluma vermiştir. Esas demokratik dönüşüm budur. Türkiye bunu başardığı için 15 Temmuz’dan sonra NATO karargahına sığınan alçakları mağlup etmiştir. Bu tesadüfen olan bir şey değildir, dünyada örneği de yoktur. Türkiye’nin uzun bir devlet geleneği ve devletin içinde başka bir sembolik değer olan bağımsızlık bilinci vardır. Türk halkı bu bilinci demokratikleşme sürecinde devletiyle yeniden inşa etmiştir. 15 Temmuz’un toplumsal ekonomik değişimlerin devrimsel nitelikte bir ifadesi olarak görülmesi lazım.

O model ithal ikamesi modeliydi. Değişen Türkiye birçok şeyi ithal etmekten vazgeçti. Dünyanın birçok yerinde ithal ikame başarılı olmuştur fakat bizde başarılı olmamıştır. İthalata bağımlılıktan çıkaran bu model Türkiye’de bağımlılığı arttırmıştır. Bunun sebebi ise IMF, Dünya Bankası vs. ve bunların olumsuz yönlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. 2000’li yıllarda ben Devlet Demiryolları Genel Müdürüyken demiryollarını nasıl modernize edeceğimize dair bir çalışmam vardı. Hızlı tren teknolojisini Türkiye’ye getirmeden bunu yapmak anlamsız olacaktı. O zamanlar dünyada saatte 300 km saatte giden trenler vardı, daha hızlısı 350’ye çıkan bir trene binmiştim ben. Paris- Fransa ile İngiltere arasında aynı şeyler bütün dünyada var. Bu Türkiye’de neden yok? Dünya Bankası’nın demiryolları ile ilgili bir yöneticisi geldi ve toplantı yaptık. Bir araştırma yaptırmışlar, çalışmada Ankara-İstanbul arasındaki yol hariç Türkiye’nin demiryollarının kapatılması lazım bu Türkiye’ye zarar veriyor diyor. Dünya Bankası, bu raporda Türkiye’ye demiryollarından vazgeçin diyor. Demiryollarından vazgeçmiş ve kalkınmış bir ülke var mı? Sanayileşmenin alt yapısında ulaşım, ulaşımın merkezinde de demiryolları var. Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Paşa Cumhuriyet’in fert başına düşen milli geliri çok düşükken kalmış 3000 km’ye yakın demiryolu yapmış. Türkiye imparatorluk döneminde 25 yıl önce demiryollarına el atsaydı, tarih değişirdi. Gazi Paşa’nın yaptığı demiryolunu kapatın ihtiyacınız yok diye bir teklifte bulunuyorlar. Diğer projelere, Türkiye’ye önerilenlere baktığımız zaman da bütünü ile ithalata bağımlı model ortaya çıkıyor. Önemli sektörlerde Türkiye ara malı girdisini ithal ediyor ama Türkiye son 20 yılda onu hızlı bir şekilde aşağı çekti. Türkiye’nin bu modeli, bağımlılık ilişkileri uluslararası finansal kurumlar tarafından denetleniyordu. O zaman Türkiye’de 10 yılda bir enflasyon artıyor, devalüasyon oluyor, IMF’ye müracaat ediliyor, para politikası uygulanıyor, faiz artırılıyor, ücretler kısıtlanıyor, emekçiler eziliyordu. Türkiye bu çemberin dışına çıkma arayışına girdi, ihracata dayalı büyüme modeli bu çemberin dışına çıkma modeli oldu. Batılılar bu çıkış modelinden rahatsız olmuşlardır. IMF’nin kontrolünden çıkmış Türkiye’nin bağımsız hareket etmesi Batı sisteminin yaşadığı krizde Türkiye üzerindeki kontrolün sağlanamaması onlar açısından tehlikeyi gündeme getiriyor. 15 Temmuz’da bunlardan birisidir. Bizim talihsizliğimiz salgın döneminde 2 yıl kaybetmiş olmamızdır. Bütün sanayi kuruluşları kapansın diyenler vardı buna rağmen Türkiye ayakta kaldı fakat krizin giderek enerji maliyetleri üzerinde yoğunlaşması ve Türkiye’yi enerjiden vurdu. Enerji maliyetlerini dışarda bıraktığımız zaman cari fazla veren bu modelin başarılı olduğu ortaya çıktı. Türkiye, 250 Milyar Dolar ihracatı, kendi ithalatını finanse edecek ihracata dayalı büyüme modeli içerisinde gerçekleştirmiştir. Ben sık sık fabrikaları, çalışanları ziyaret ediyorum. Fabrikalarda çeşitli vesilelerle bir araya geliyoruz, üretim tesislerini ziyaret ediyorum. Türkiye ultramodern diyebileceğimiz üretim teknolojilerine ve üretim tesislerine sahip. Türkiye TOGG’u yapıyor. Türk sanayisi ileri teknolojilerle üretim yapan bir yapıya doğru hızla ilerliyor. Bütünü ile bilişim istemleri tarafından kontrol edilen, ileri teknolojilerle üretim yapan bir ülkeyiz.

Türk ekonomisi yeni teknolojileri transfer ediyor. Türkiye yüzde 5’in üzerinde büyüdüğü zaman yaklaşık 700-800 bin, yüzde 7’nin üzerinde büyüdüğü zaman 1 milyonun üzerinde yeni istihdam yaratıyor. Bu sene rekor kırmış durumdayız. Bizim ilk çeyrekte 7.1 büyüdük. Türkiye yılın ilk altı ayında yaklaşık 1 milyon istihdam yarattı, yılsonu itibariyle de 1.5 milyon istihdam yaratmasını tahmin ediyoruz. Yüzde 11 civarında işsizlik var, Türkiye 1 milyon ya da üzerinde bir istihdam üretiyorsa, ekonomi büyüyorsa genç nüfusun fazla olmasına rağmen işsizlerinin sayısını düşürüyorsa, işsizliğe karşı temel politikasını doğru kurmuş demektir. İşsizleri eğitime katarak, meslek edinmesini sağlayacak yeni istihdam politikalarıyla meslek kazandırarak, işsizlik oranını belli bir şekilde düzenleyebileceğimiz tek bir formül Türkiye’nin büyüyerek istihdam üretmesidir.

İnsanların bireysel ve gündelik hayatlarını sürdürme konusunda sorunlu bir tablo içerisinde yaşıyoruz. Enflasyonun tahribatlarını uyguladığımız politikalarla aşacağımızın altını çizmek istiyorum. Enflasyonun en önemli sebeplerinden birisi pandemi sonrasında küresel sistemde yaşanan krizler ve birçok girdinin üretilmesini sağlayan sistemin çökmesi. İkincisi bunun enerji fiyatlarına yansıması, dünyada büyük bir enerji krizi var. Türkiye’nin dövize olan talebini yerli kaynaklardan ne kadar karşılarsak kurlar o kadar aşağı iner. Türkiye’de şu anda ihracat önemli bir kalem, ikinci bir kalem ise turizmdir. Pandemi etkisiyle turizm gelirlerimiz azalmıştı, savaşın da etkisi var ama bütün bunlara rağmen bu yılsonuna kadar 40 Milyar Dolar turizm girdisini tahmin ediyoruz. Türkiye’de sorun büyük ama ihracatla, turizm ile üreteceğiz, bilgimiz ile yurt dışındaki müteahhitlerin vs. transferleri ile Türkiye’nin gücü ile üreteceğiz. Türkiye’nin üretim gücü artarak devam ettiği sürece sorunları mutlaka çözeceğiz. Bu sorunların arkasındaki sebepleri biliyoruz, mücadele konusunda da kararlılığımızı ortaya koymalıyız. Biz Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olarak sosyal politikalar ile çalışanlarımızın hayatlarını olumsuz etkileyen şartları nasıl düzeltebiliriz bunu çalışıyoruz. Asgari ücreti düzenleyerek, istihdam yaratarak, çalışanların gelirlerini arttıracak 3600 vs. birçok çalışma ile bunları da uyguluyoruz, uygulamaya da devam edeceğiz.

İşsizlikten geçici işçiler sorununa, sözleşmelilerin kadro sorunlarından, EYT’ye kadar hepsi dosya dosya önümüzde, bunları çözmek bizim görevimiz.'' dedi.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.